2. Türkiye Felsefe Öğrencileri Birliği Lisansüstü Kongresi’nde sunuldu.

Giriş

Entelektüelin kimliği yirminci yüzyılın etkileşim ve bilgi araçlarıyla dönüşüme uğradıkça onu tarihsel bir içkin, değiştirilmesi dahi teklif edilemez bir dokunulmaz, üstünlüğün bir anıtı olarak tanımlayan anlayış da çözüldü. Yirminci yüzyıla değin tanrıların tahtlarına oturan yazarlar ve esinlenmeyle esrikleşen şairler, ister istemez toplumun öteki bireylerinden yalıtık, bilinçlerine ve yontulmuşluklarına gömülen, söylemsel açıdan etkin olsalar bile eylemsel açıdan edilgen, anlama olan “egemenlikleri”yle buyurgan olma hakkını kazanmış sayılan kimselerdi. Michel Foucault’nun “Entelektüelin Siyasi İşlevi” (“La fonction politique de l’intellectuel”) söyleşisinde ve Walter Benjamin’in “Üretici Olarak Yazar” (“Der autor als Produzent”) konuşmasında sözü edilen değişim vurgulanırken tarihsel bir kopuşa da tanık oluyoruz. Foucault, 1960’lardan sonra olgunlaşan entelektüeli evrensel taşıyıcılığından, düşünce üreticiliğinden ve parmakla gösterilecek bir mükemmeliyete sahip oluşundan alıkoyarak ayaklarını yere bastırır; artık o iktidar için çetin ceviz bir yurttaştır, yüreklileşen bir gerçeklik kurucudur, “spesifik entelektüel”dir. Benjamin’in “üretici yazar”ı ise çalışmasını politik bir ülküye, kapitalizmin oyuluşuna adamıştır; gelgelelim adanmışlığının düşünce düzeyinde kalması kabul edilemez. Yazar, toplumun yaşayan sosyal ilişkilerinde kalarak ve mesleğinin alışıldık tekniklerini söküp alışılmadık bir tekniği icat ederek, derinleştirerek, yayarak, paylaşarak ve dahası sanatını sergilediği özneyi bilinçli kılıp edilgenlikten çıkararak üretici olabilir ancak; statükonun yansız sunumu yerini duygusal çarpıcılığın ucuzluğuna düşmeyecek sarsıcı ve kalıcı bir ideolojik etki oluşturma sürecine bırakır. Foucault’nun spesifik entelektüeli ile Benjamin’in üretici yazarı örtüşür; spesifik entelektüel ve üretici yazar, mesleklerini birer direniş merkezi yaparak teoriyle pratik arasındaki çizgiyi ortadan kaldırırlar. Tepeden tırnağa iktidarın ve kapitalizmin içinde var olan spesifik entelektüel ve üretici yazar iktidara ve kapitalizme direnmeye koyuldukları andan itibaren salt yıkıcı değil, yapıcı bir girişimin de içinde bulurlar kendilerini.

Entelektüelin Evrimi

Foucault, İkinci Dünya Savaşı’nı bir milat olarak alıyor ve “devle­tin ya da sermayenin hizmetindeki yetkili mercilerden başka bir şey olmayan entelektüellerin (mühendisler, yargıçlar, profesörler) tam zıddı bir konumda yer al[an]” “evrensel entelektüel”in sonuna işaret ediyordu: “Spesifik entelektüel”.1 Evrensel entelektüel, özgürlük ve hak arayışlarına yazı düzleminde tepki verip çalışmanın ve denetimin en çok baskıladığı özneler kümesi içinde yer almayabiliyorken spesifik entelektüel biricikliğini metafizik bir imge olarak toplumun üstünde sallanmasında değil konumunda bulan, o açıdan da biricikliğini diğerlerinin biriciklikleriyle eş değer hâle getiren, mücadelenin somut taraflarının ayırtında, direnişini içeriden işletebilen, gerçeklik oyununun kurallarını ölçeği düşük de olsa düzenleyebilecek birisidir. “En­telektüeller, ‘evrensel’, ‘örnek alınacak’, ‘herkes için adil ve doğ­ru’ olanın kipliğinde değil; spesifik sektörlerde, kendi yaşam ya da çalışma koşullarının onları konumlandırdığı noktalarda (konut, hastane, tımarhane, laboratuvar, üniversite, aile ve cinsel ilişkiler) çalışmaya alıştılar. Kuşkusuz bu onlara, yürütülen mücadeleler hakkında çok daha doğrudan ve somut bir bilinç verdi.” der Foucault.2 Malikânesinde oturup sayfalarca yazı yazarak yazgısını tamamlayan evrensel entelektüel yerine selam verdiğimiz, sokakta karşılaştığımız, iş arkadaşlığı ettiğimiz, sinemaya ve tiyatroya gittiğimiz, kamp yaptığımız, umutlarımızı ve kaygılarımızı paylaştığımız spesifik entelektüeller var artık: Kurdukları alternatif okullarda eğitim veriyorlar, yapımcılığını üstlendikleri filmlerde başka bir yaşama ilişkin ipuçlarını ortaya döküyorlar, uzmanlığını aldıkları ilaçları sağlığın sermayeleşmesinin önüne geçecek şekilde dağıtmaya çabalıyorlar, şehir planlamacıları olarak kentlerin rant uğruna talan edilmelerini koruma kurullarında engelliyorlar, hukuk sisteminin boşluklarını ifşa eden avukatlar oluyorlar. Foucault’ya göre spesifik entelektüelin proletaryaya ve kitlelere yaklaşmasının iki nedeni var; birincisi, tıpkı proletarya ve kitleler gibi maddi olguların hoyratlığında kıvranması, ikincisi de “aynı düşmanla (yani çokuluslu şirketler, yar­gı ve polis aygıtları, emlak spekülatörleri, vb.) karşı karşıya gelme­[si]”.3 Bir bakıma, spesifik entelektüel, direnişinin gücünü konumundan alırken eş zamanlı bir tehdit eden ve tehdit edilen. Foucault, atom fizikçisi Robert Oppenheimer’ı örnekleyerek onun direniş için geliştirdiği bir sözsel ya da yazısal bir bildiriden değil de sahip olduğu bilginin denetleyicisi konumunda olması, dolayısıyla dünyayı değiştirebilecek bir buluşun doğal yöneticiliğine erişmesi nedeniyle iktidarı tehdit eden bir işlev gördüğünü iletir.4

Spesifik entelektüel konumunu sivrilttikçe iktidarın Tepegöz’üne takılır; merak ve ilgi nesnesi olmasının yanı sıra dizginlenmesi gereken biridir de artık. Benjamin’e göre üretici yazarın gazetede çalışması “yazarın stratejik konumu iken, öte yandan da bu konum düşmanın elinde olduğuna göre yazarın, kendisinin toplumca koşullanmış doğasını, teknik araçlarını ve politik görevlerini kavrama girişiminin dehşetli güçlüklerle karşılaşması bizi şaşırtmamalıdır”.5 Foucault’da yazının direniş açısından taşıdığı paha biçilmez değer geride kalmışken Benjamin’in üretici yazarı yazıyı iletişim, basım ve dağıtım olanaklarıyla birleştirip toplumun belirli bir kesiminde bulunmanın ayrıcalığını sürdürür; yine de üretici yazar yazının sınırlarıyla yetinmeyecek ve yazıya başvurduğunda da adeta varoluşsal bir sıçrama yaparak kaleminin mürekkebini toplumun hokkasından alacaktır. Üretici yazar, Benjamin için, edebî eğilimiyle edebî tekniğini birleştirmiştir; ürününün niteliği de ikisi sayesinde parlar. Benjamin’in üretici yazar örneği olarak Sergey Tretyakov, Rusya’nın kolhozlaşması sırasında kayıtsız bir tanık ya da sadece bilgilendirici bir figür olmamış; buluşmalar örgütleyerek, özel çiftlikleri kolhoza katılmak için ikna ederek, duvar bildirileri oluşturarak ve iletişim olanakları aracılığıyla olan biteni köylülere ve dış dünyaya duyurarak kolhozlaşmanın katkı sağlayıcılarından biri olmuştur.6 Benjamin, önceleri romanların, trajedilerin, pastişlerin kalıtsallaşmış teknikler olarak sayılmadıkları ve ancak kendisinin yaşadığı dönemde edebî açıdan geçerli kabul edildikleri gerçeği üzerinden üretici yazarın tekniğinin sabitlenemeyeceğini söyler; böylece Tretyakov’un tekniğini edebî bir niteliğe sokarak sessizce meşrulaştırır, yeniliği kucaklamaktan geri durmaz.7 Benjamin’in tezlerini günümüzün görkemli politik olaylarına yormak zor değil. Söz gelimi, 2013 Haziran’da protototaliter iktidarın semiriciliğine patlayan Gezi Direnişi’nin ön saflarında üretici sıfatını ekleyebileceğimiz yazarlar ve sanatçılar da bulunuyordu; sabah tiyatro replikleri ezberleyip öğleden sonra gaz maskelerini takıyor, canlı yayınlara katıldıktan sonra posterler yapıştırıyor, sosyal medyaya haber girişi yaptıktan sonra parkın kütüphanesini düzenliyor, ardından da deneyimlerini şiirlerine, sergilerine, senfonilerine yediriyorlardı. Üretimleri kamusallaşıyor, tanımadıkları öznelerin müdahalelerine açık bırakılıyor, oluşan geçicilikte enerji alma ve enerji verme olanağına kavuşuyorlardı. Sadece piyano çalarak Gezi Direnişi’nin barışçıl ve birleştirici sunumu açısından simgesel bir değer yüklenen Davide Martello bile tekniğinin adanmışlığı ve konumunun özelliği sayesinde her ne kadar ses düzeyinde kalmış olsa da üretici yazarlaşmıştı. O açıdan, üretici yazar ifadesinden çıkardığımız “yazmak”, kalem oynatma ya da bilgisayar tuşuna basma eylemlerini aşarak tarihe şekil vermek ya da tarihin akışını yönlendirmek anlamlarına genişliyor.

Entelektüelin Direnişi

Foucault ve Benjamin için entelektüelin direnişi geleneksel mücadele araçlarının (parti, sendika, örgüt) korunması ve geliştirilmesinden çok, konumun işlevselleştirilmesi, teori-pratik ikiciliğinin yok edilmesi ve gerçekliğin yeniden kurulması bağlamlarında söz konusudur. Konumun işlevselleştirilmesi, spesifik entelektüelin ya da üretici yazarın kapitalizmin üretim ilişkilerinde kapladığı özgül yeri direniş için işlemesine işaret eder. Teori-pratik ikiciliğinin yok edilmesi düşüncenin ve eylemin birliğine, diğer deyişle, tutarlılığa göndermedir. Gerçekliğin yeniden kurulması ise iktidarın payandalığını yapan ilke, söylem, bilgi mekanizmalarının düzenini alt üst etmeyi, hiç değilse naifçe saptırmayı imler.

Spesifik entelektüelin grev çağrıcılarına, kitle hareketlerine, devrim gruplarına katılmasının gerekliliği su götürmezdir; ancak spesifik entelektüelin başat direnişinin, konumunda politikleşmesi olduğunu anımsıyoruz: “Kaldı ki,” der Foucault, “bir nükleer bilimci, bilgisayar uzmanı, farmakolog, vb. olarak spesifik entelektüelin rolünün, ister istemez yüklenmek zorunda kaldığı siyasi sorumluluklarına kıyasla gün geçtikçe daha önemli hale gelmesi ge­rektiği bile söylenebilir”.8 Konumun can alıcılığının açığa serilmesi gereken tarafı, spesifik entelektüelin doğrusal olarak ve dar yüzeylerde bir karşı koyuşu aşabilecek olmasıdır. Bir beyaz yakalının patronuna, bürokrata, devlete söylenmekten başka bir şey yapmaması, direnişle olan bağını boşalma, avutma, yatıştırma üçgenine hapseder; spesifik entelektüel, direnişini iktidar uygulamalarının yönünü bükebilecek bir kırılmaya yükseltmeye çabalamalıdır oysaki. Bir üniversite profesörü kadrodan atılıp sözleşmeli ve güvencesiz duruma düşürüldüğü an profesörlerle, öğrencilerle, bileşenlerle bir dayanışma ağı örmediği sürece gösterdiği tepkilere direniş demek bin şahit ister örneğin. Dolayısıyla, spesifik entelektüel konumunu kullanırken bir bilinç cisimleşmesinden de söz açılıyor. Konumda gün yüzüne çıkan bilinç cisimleşmesi işlevselleştirilmedikçe de direniş ideolojik açıdan hayaletleşir ve bir kavram olarak “direniş” de yozlaşır: İktidara karşı kullanılan bilinç, teori-pratik ikiciliğinin yok edilmesine getiriyor bizi. Benjamin, etkincilik ve yeni nesnelcilik akımlarını burjuva sol entelijansiya niteliğinde olmakla suçlarken “yalnızca kafasında bir düşünce olarak yaşaması durumunda politik eğilimin, görünüşte ne kadar devrimci olursa olsun, aslında karşı devrimci bir işlevi olduğunu göstermiş olacağım” der.9 Benjamin’e göre etkincilik “logokrasi”yi, başka bir ifadeyle, “aklın egemenliği”ni över; Heinrich Mann, Alfred Döblin, Kurt Hiller gibilerinin çevresinde toplaştığı bir akım olarak etkincilik, teorilerin sonsuzluğunda pratiği olanaksız kılarken direnişi de soyut bir düşünsel karşı çıkış olarak saptar.10 Benjamin, entelektüeli önceleyen ya da entelektüelin yapacağını proletaryanın örgütsel altyapısını ideolojik olarak desteklemekle, başka ifadeyle, direnişin yordamını kâğıt üstünde başlıklara ayırmakla, meydanları hareketlendiren ateşli nutuklar atmakla sınırlandıran akımlara mesafelidir. Benjamin’in bakış açısından direniş, praksisten uzak kaldığı sürece kapitalizmi yıkmak bir yana, kapitalizmin yeniden üretiminden başka bir işe yaramaz; çünkü eylemsiz düşünce, direnişi felçleştirir ve tam da o nedenle Benjamin’in hedefindekiler bilinç etkinliğini bir basamak yukarıda sanıp bilinç oligarşisi oluşturduklarına inanan entelektüellerdir. Benjamin’in bir eleştirisi de dünyayı olduğu gibi, değişim kaygısı gütmeden dolaysız bir biçimde aktaran yeni nesnelciliğedir: “Üretim aygıtını, mümkün olabildiği ölçüde değiştirmeden donatmak, donatım için kullanılan nesnelerin doğası devrimci gözükse bile, oldukça tartışma götürür bir eylemdir”.11 Benjamin, Albert Renger-Patzsch’in yoksulluğu fotoğraflamasını eleştirir; Renger-Patzsch’in çalışmaları yoksulluğu bir estetik, haz, tüketim nesnesine çevirir ve yoksulluğun arka planındakileri ifşa etmek yerine var olan koşulları besler.12 Söz konusu besleme fotoğrafa bakan öznenin ezilenin koşullarına dair yürek yakan bir duygudaşlık ve bilişsel bir eklemlenme dışına çıkamamasına neden olur. 1994’te Pulitzer Ödülü kazanan, ardından da intihar eden Kevin Carter’ın Sudan’da çektiği fotoğraf, benzer bir açıdan eleştirildi. İddiaya göre, kemikleri belirmiş, yürüyemeyecek durumda kalmış Afrikalı çocuğun arkasında ölümünü bekleyen akbaba Carter tarafından fotoğraf çekimi bitene kadar kovulmamış, Carter çocuğa hastalık kapma riskinden ötürü yardım etmemiştir. Carter, gazeteciliğinin getirdiği konumsal avantajla ve tekniğe dair yetkinliğiyle Benjamin’e göre pekâlâ bir üretici yazar olabilirdi; elbette, sözü edilen dramı, Afrikalı çocuğu Afrika’nın temsiline dönüştüren emperyalizme karşı direnişi örgütleyebilecek bir yola başvurarak yansıtsaydı… Carter örneğinden yola çıkarak denebilir ki para kazanmak, şöhret olmak, ödüllerle bezenmek ya da mesleki uyumculuk nedeniyle entelektüelin kapitalizme hizmet etmesi, er geç ahlaki bir boşluğu da doğurur. Teorinin pratiğe geçememesi nedeniyle direnişsel atılganlığın kaybı ya da eylemsizlik aracılığıyla ezilene ihanet, varlığını iddia etmeye çalışan entelektüeli vicdansızlığa ve bencilliğe sürükler. Benjamin’in pozitif örnekleri arasında Hanns Eisler vardır.13 Benjamin, Eisler’in çizgisini esas alarak kapitalizmle gelişen bir hiyerarşi biçimi olarak konser salonundaki “dinleten-dinleyen” karşıtlığını ortadan kaldırmayı ve müziğe sözün eklenmesini olumlar. Konser salonundaki hiyerarşinin çözülmesi ve sözlü müziğin icra edilmesi, direnişin pratiğe geçmesini kolaylaştırır; böylelikle entelektüel, proletaryanın yoldaşı olduğunu hem mekânın özgürleştirilmesinde hem de sanatında kanıtlar. O nedenledir ki entelektüel hem Foucault hem de Benjamin için teoriyle pratiğin birleşerek bir tekillik noktası oluşturduğu bedendir; mutlak bir yücelik atfedilmese de entelektüel örnek bir model olmaya hâlâ devam eder. Benjamin’in kavramsallaştırmasını açıktan açığa yapmadan aynı sonuca vardığı, adını ve içeriğini Foucault’nun tamamladığı “gerçeklik rejimi”ne ulaşıyoruz en sonunda. Spesifik entelektüel ve üretici yazar, gerçeklik rejiminden etkilendikleri kadar gerçekliğin etkileyicileridirler. Peki, gerçekliği yeniden kurmak entelektüelin direnişi açısından neyi ifade eder?

Entelektüelin Sınırı

Gerçeklikle direniş arasında kanlı canlı ve simetrik bir ilişki var. Gerçeklik, merdivenlerle çıkılan, keşfedilmeyi bekleyen, açıldığında büyüleyici bir patlama yaratan bir öz olarak var değil; tam tersi, tarihle koşullanan, değişkenleriyle bağlamsal olarak inşa edilen, evrimi öngörülemeyecek bir karışıklıkta oluşan geçici bir yapı. Foucault, gerçeklik için beş “önerme” ortaya koyuyor: Bilimsel söylemleri geliştiren kurumlarla oluşması, üretim için politik ve ekonomik desteğe gereksinmesi, eğitim ve benzeri bilgi akışı damarlarıyla var olması, baskın aygıtlarla yönlendirilmesi, ideolojik karşıtlıklar arasında kendine yer bulması.14 Birbirinden alabildiğine ayrı, üstelik ilgisiz bir dolu kavram, tutum ve düşünce gerçeklik rejimi içinde yer bulabilir: Bir ulusun çıkarlarının diğer ulusun çıkarlarından üstün olduğunu savlayarak zorunlu askerliğin meşrulaştırılması, kredi kartlarının yaşamsal bir gereklilik olarak sunulması, genetiği değiştirilmiş organizmalı gıda etiketlerinin kaldırılması için yapılan “talepte düşme olursa kriz patlak verebilir” propagandası, eş cinselliğin genel ahlaka aykırılığı nedeniyle yasaklanması… Tek bir iktidar ve tek bir gerçeklik rejimi olmadığına göre entelektüelin danışacağı önceden hazırlanmış bir reçete bulmak olanaksızdır: Gerçeklikle direniş arasındaki simetrik ilişkinin de kaynağını bulmuş oluyoruz. İktidar rengini değiştirdikçe, yanardönerlik yaptıkça ya da stratejileriyle oynadıkça spesifik entelektüelin de direnişi güncellenir, gerçekliğin satranç tahtasında bir başka hamle gerekir artık. Foucault, “Yani söz konusu olan,” der, “hakikat ‘namına’ yürütülen bir kavga değil; hakikatin statüsü ile oynadığı siyasi ve ekonomik rolle ilgili olan bir kavgadır. Demek ki burada, entelek­tüellerin siyasi sorunlarını ‘bilim/ideoloji’ terimleriyle değil; ‘hakikat/iktidar’ terimleriyle düşünmemiz gerekmektedir”.15 Foucault için spesifik entelektüelin direnişinin kökeninde teknik bir kaygı olarak belirli bir ideoloji yatmaz; iktidarın dolaşıma soktuğu ya da süregelmiş gerçekliğin iktidara karşıt olacak şekilde nasıl bükülebileceği ve aşılabileceği yatar. Spesifik entelektüel, sivil toplum kuruluşunda üst düzey bir yöneticiyse hazırladığı araştırmalarla, basın emekçisiyse haber seçimiyle ve seçtiği haberleri çerçevelendirmesiyle, sözlük yazıcısıysa sözcükleri ve deyimleri şekillendirmesiyle iktidarı hedef alarak ve iktidara rağmen, gerçekliği yeniden kurar. Benjamin’in üretici yazarı ise sosyal ilişkilerin merkezindeki konumuyla gerçekliği kapitalizmin ögelerini bozarak kurarken diğer yazarlara örnek olur ve örnekliğiyle de hem yazarların hem de okurların yararlanabileceği, sürdürebileceği, üzerine ekleyebileceği ürünler sergiler: “Diğer yazarları öncelikle üretime yöneltmeli, ve ikinci olarak da kullanımları için gelişmiş bir araç sunabilmelidir. Bu araç, ne kadar çok tüketiciyi üretim süreciyle ilişkiye sokarsa, kısaca, ne kadar fazla sayıda okuyucu ya da seyircinin sürece katılımını sağlarsa, o denli iyi bir araç olacaktır”.16 Brecht didaktizmini onaylayan Benjamin epik tiyatrodaki yabancılaştırma etkisini ve kesintiyi alkışlayarak gerçekliğin ifşa edilmesindeki verimi vurgular: “Epik tiyatro, durumları yeniden sergilemez; onları açığa çıkarır, ortaya koyar”.17 Benjamin’in gerçekliği olduğu gibi kabul etmeme ve dönüşüme uğratma kaygısını Brecht üstünden belirgin kılması olağandır; Brecht, izleyiciye gerçekliği ifşa ederken, gerçekliğin yeniden kurulması arzusunu da içinde taşıdığını anımsatmaktan geri durmaz çünkü. Gerçekliğin yeniden kurulması ise izleyicinin oyunda gelişenlere karşı bir duruş almasıyla gerçekleşecektir ki izleyiciyi ve yönetmeni bir metafor olarak aldığımızda Benjamin’in göndermesinin üretici yazarla toplum arasında olduğu anlaşılabilir.18 Üretici yazarın görevi, gerçekliği yeniden kurarak kapitalizme direnmesi, bir taraftan da topluma gerçekliği yeniden kurma ve direnme olanağını sanatı aracılığıyla tanımasıdır. Bir bakıma gerçeklik ve direniş de akıcılaşmakta, sürekli yenilenmekte, demokratikleşmektedir.

Foucault ve Benjamin, entelektüelin değişen nitelikleri karşısında bir gerçeğin ayırtına varırlar: Entelektüel için her zaman için bir sınırı söz konusudur ve sınır entelektüelin varlığına kaçınılmaz bir göz dağı verir. Foucault’da spesifik entelektüelin proletaryayı ve kitleleri aşarak bilgisel yetkinliğini direnişe doğrultabilmesi bile onu tehlikelerden azade kılamaz.19 Spesifik entelektüel, konumunun işlevselleştiricisi olduğu için konumunda bulduğu kısır mücadelelerin ötesine geçemeyebilir. Söz gelimi, spesifik entelektüel olarak bir psikolog, bağlı bulunduğu ana okulunda iktidarın genç kuşaklar üzerindeki etkisini kırmak ya da hafifletmek adına eğitim sistemini ve çocuklarla olan iletişimini yeniden düzenleme girişiminde bulunabilir; başka bir mücadele olarak da diğer psikologların maruz kaldığı birtakım olumsuz koşulların iyileştirilmesini talep edebilir. Psikoloğun, çocukların uyku saatleriyle ya da iş arkadaşlarının ofis saatleriyle ilgili birkaç talebi karşılanmadığında olanaklarının tamamını o birkaç talebi karşılamaya sarf etmesi demek emeğini ve zamanını mikrodirenişe harcaması demektir. Tam da konumunun sınırından ötürü mikrodirenişle tatmin olarak makrodirenişe olanak vermeyebilir ya da mikrodirenişi başarıya ulaşmadığında makrodirenişe yeltenmeyebilir. Foucault’nun bir başka uyarısı da “Bu ye­rel mücadeleleri denetleyen siyasi partiler ya da sendika aygıtları tarafından güdümlenmeyi engelleyememe riski”dir, dahası, “global bir stratejinin ya da dış desteğin olmaması nedeniyle bu mü­cadeleleri geliştirememe riski; gene, kimse tarafından izlenmeme ya da ancak çok sınırlı gruplar tarafından izlenme riski” vardır.20 Foucault’nun kaygısı bir bakıma entelektüelin “spesifikliği”nde yatıyor; çeşitli örgütlerin oyuncağına dönüşebilir ya da direnişinin noktasallığı nedeniyle dikkati üstüne çekmeyi başaramayabilir spesifik entelektüel. Dolayısıyla bayrağı yükseltilecek ve kökten bir toplumsal sarsıntıya neden olacak bir direniş emeklemeler dışına düşemeyebiliyor ve spesifik entelektüelin kitlelerle olan bağı ister istemez çürüyor; entelektüelle toplumun birbirlerini kimliklendirmeleri de bir yabancılık, ötekilik, aşağı kültür-yüksek kültür ilişkisi üzerinden ilerlemeye başlıyor.

Üretici yazarın sınıfsal olarak burjuvaziye ait olması, Benjamin için proletaryayla olan bağlantıda can yakıcı bir sınır oluşturur; sınır bir yandan da kapitalizmi içeriden yıkmaya olanak veren eşsiz bir hattır. René Maublanc’ın ve Louis Aragon’un düşüncelerinden örnekler veren Benjamin; burjuvaziye doğmuş, burjuva bir eğitim görmüş, evi burjuvaziye ait süslerle donatılmış, burjuva kültürden haz alan ve kentin burjuvalara ait kesimlerinde yaşayan bir üretici yazarın sınıfına ihanet etmesi gerektiğini iletir.21 Proletaryanın yanında saf tutmak isteyen üretici yazarın, kimliğinin ve yaşam tarzının burjuvaziye ait olduğunu fark etmesiyle belirgin kılınan çelişki, üretici yazarın burjuvaziye ait bilinçsel ve sosyal süreci tersine döndürmesiyle aşılır. Üretici yazar, uçurumun kıyısında şeytani bir dans ediyor gibidir; ya tekniğiyle proletaryayı da içine katacağı bir devrime hizmet ederek burjuvazinin sanatsal kalıplarına düşmekten kurtulacak ya da baştan sona burjuva sanat geleneklerine bulanarak uçurumdan aşağıya yuvarlanacaktır. Benjamin “dolaylı bir etkinlik” ifadesine başvururken burjuva olarak üretici yazarın proletaryaya üretim teknikleriyle ulaşmak zorunda kalmasını, dolayısıyla da hem bir sınırı hem de bir sınır aşımını imler: Benjamin için direniş ideolojik bir sığlıkta kalmamalıdır; o nedenle de üretici yazarın elinde tutabildiği, işleyebildiği, düzenleyebildiği, yıkabildiği araçlar, diğer deyişle, roman, şiir, tiyatro, kamusal sanat gibi birbirinden değişik teknikler ve günümüzde teknik olarak kabul edilmeyen ama gelecekte teknik olarak sayılacaklar direnişsel tarlayı oluşturmak zorundadır.22 Üretici yazarın üretim teknikleriyle proletaryayla somut bir bağ kurması ideolojiyi diri kılarken devrimci mücadeleyi de yerli yerine oturtur: “Çünkü devrimci mücadele,” der Benjamin, “kapitalizmle akıl arasında değil, kapitalizmle proletarya arasındadır”.23

Sonuç

Spesifik entelektüelin ve üretici yazarın direnişi düşüncesinin özgünlüğünde, sivriliğinde, gizilliğinde değil, konumunun, araçlarının, üretim tekniğinin somutlaştırdığı eyleminde yatar. Eylemsel üstünlüğün düşünsel üstünlüğün yerini alması, entelektüelin kimliğinin tutarlılık ekseninde farklılaşmasına neden olur. Foucault’nun evrensel entelektüeli yazının bilgisiyle hareket eden, fildişi kulesinden toplumu laboratuvarlaştıran, politikayı yarışmadaymışçasına teorilerle dolduran bir kişilik olarak tanıtması ile Benjamin’in üretici olmayan yazarın, yani tekniğini devrimcileştirmeyip var olan sömürü ilişkilerini koruyan, toplumu nesneleştirip sanatında sirkleştiren, toplumdan kopuk kimsenin sunuluşu birleşir. Gerçekten de iktidarı ve kapitalizmi çok başlı, dalga dalga yayılan, hücre ölçeğinde çalışan olgular olarak gördüğümüzde spesifik entelektüelin ve üretici yazarın direnişini de parçadan bütüne katmanlar aracılığıyla yönelen bir güç olarak kavramsallaştırırız. Her eylemiyle başta anın özgüllüğünde beliriveren iktidara ve kapitalizme direnen spesifik entelektüel ve üretici yazar, ardından bütüne, toplumsal yapıya yönelmek sorumluluğundadır gelgelelim.


Dipnotlar

1. Michel Foucault, “Entelektüelin Siyasi İşlevi”, Entelektüelin Siyasi İşlevi, haz., Ferda Keskin, çev., Işık Ergüden, Osman Akınhay ve Ferda Keskin (İstanbul: Ayrıntı, 2011), 46.

2. Foucault, 46.

3. Foucault, 46.

4. Foucault, 47.

5. Walter Benjamin, “Üretici Olarak Yazar”, Brecht’i Anlamak, çev. Haluk Barışcan ve Güven Işısağ (İstanbul: Metis, 2014), 103-104.

6. Benjamin, 101.

7. Benjamin, 102.

8. Foucault, “Entelektüelin Siyasi İşlevi,” 49.

9. Benjamin, “Üretici Olarak Yazar,” 104.

10. Benjamin, 104.

11. Benjamin, 107.

12. Benjamin, 108.

13. Benjamin, 108.

14. Foucault, “Entelektüelin Siyasi İşlevi,” 50.

15. Foucault, 51.

16. Benjamin, “Üretici Olarak Yazar,” 111.

17. Benjamin, 113.

18. Benjamin, 113-114.

19. Foucault, “Entelektüelin Siyasi İşlevi,” 48.

20. Foucault, 48.

21. Benjamin, “Üretici Olarak Yazar,” 115.

22. Benjamin, 115.

23. Benjamin, 116.


30 Mart 2020 tarihinde güncellendi. Güncel sürüm, 2. Türkiye Felsefe Öğrencileri Birliği Lisansüstü Kongresi sürümünden farklı olabilir.